
|
Türkiye İç Savaştan Geçiyor 'Çorum'u Bırakın, Fatsa'ya Bakın!..''
1970'li yılların
ikinci yarısı, bir taraftan eşitlik ve özgürlük yolunda halkın
kendi kaderini çizmeye başladığı, diğer yandan en karanlık
tezgâhların sergilendiği, en kanlı katliamların
gerçekleştirildiği dönem olarak geçti kayıtlara. Halkın can ve
mal güvenliği tehdit altındaydı. Okullar, kahveler otomatik
silahlarla taranıyor, okuluna giden öğrencilerin üzerine bomba
atılıyor, işçiler, aydınlar katlediliyordu. Türkiye tarihinde
belki de ilk defa kendi tarihini yazmaya başlayan toplum, faşist
saldırı ve terör vasıtasıyla sindirilmek, susturulmak
isteniyordu. Saldırılardan nasibini almayan toplumsal kesim yok
gibiydi.
Türkiye'yi askeri
darbeye taşıyan merdivenlerin basamakları oldu, bütün bu
katliamlar. Nitekim, Kahramanmaraş katliamı sonrasında Ecevit
Hükümeti 13 ilde sıkıyönetim ilan etmek durumunda kalacaktı.
Kahramanmaraş katliamı amacına ulaşacak, hem hedef kitle
durumundaki yüzlerce alevi, solcu katledilecek; hem de egemenler
açısından nihai zafer anlamına gelen otoriter-sağcı bir askeri
darbenin yolu açılacaktı. Martılarla Balıkların Raks Ettiği Kent: Fatsa
Demirel neden
"Çorum'u bırakın, Fatsa'ya bakın!" demişti? Neden, Çorum'da
gerçekleşen faşist katliamı ört bas etmek, kamuoyunun dikkatini
dağıtmak istedi? Neden Çorum'a karşılık Fatsa örneğini verdi?
Çorum'da onlarca insan öldürülmüştü. Demirel, Fatsa'ya bakın
dediğine göre, Fatsa'da öldürülenlerin haddi hesabı olmaması
gerekiyordu. Toplumsal Uyanışın ilk Adımları
Karadeniz'in küçük
bir kıyı ilçesidir Fatsa. Halkın geçim kaynağı fındık
üreticiliği ve balıkçılıktır. Yoksuldur halkı; ne fındık taban
fiyatları tatminkârdır, ne de deniz ürünlerinden elde ettikleri
gelir. 12 Mart 1971 Askeri Muhtırası ile başlayan açık faşizm döneminde yaşananlar, bütün bir ülkeyi etkisi altına alır ama, Fatsa'yı çok derinden etkilediğini de bilmek gerekir. Çünkü 30 Mart 1972'de Tokat-Niksar'ın Kızıldere köyünde öldürülen devrimcilerden Ahmet Atasoy, Ertan Saruhan ve Nihat Yılmaz Fatsalıdır. Bu yüzden Fatsa şimşekleri üstüne çeker; onlarca Fatsalı gözaltına alınır, işkence görür, tutuklanır, yıllarca hapis yatar. 12 Mart Sonrası Fatsa Fatsa'da, 12 Mart döneminden hemen sonra MHP ve Ülkü Ocakları'nın kurulduğu da kayda geçmelidir. Bunun tek amacı bulunuyordu: Fatsa'nın devrimci muhalif geleneği saldırı ve baskılarla durdurulacak, Fatsalının kalbindeki sevgi sökülüp atılacaktı.
Milliyetçi Cephe
Hükümeti'nin kurulması uygun ortamın kendiliğinden açığa
çıkmasını sağlıyor ve Fatsa'da faşist saldırılar ivme kazanmaya
başlıyordu. Bu saldırıların örgütlü olduğunu ve saldırılara karşı dayanışma içinde bulunmak gerektiğini gören devrimciler tarafından 1975 yılında Fatsa Halkevi kurulacaktı. Direnme eğiliminin Halkevi'nin açılmasıyla birlikte ete kemiğe bürünmesi, saldırıların yönünü de değiştirecek, bu kez hedefte Halkevi ve Fatsa Halkevi Başkanı Kemal Kara olacaktı. İlk saldırıyı yaralı atlatan Kemal Kara, ikinci saldırıda yaşamını yitirecekti. Kemal Kara'nın Katledilmesi Dönüm Noktası Oldu
Halk arasında çok
sevilen Kemal Kara'nın ölümü faşistlere karşı nefretin ve
tepkinin iyice açığa çıkmasını sağlayacaktı. Kemal Kara'nın
cenazesindeki katılım, Fatsa'nın geleceğinin ne yönde
seyredeceğinin de göstergesi gibiydi. Zaman içerisinde Ülkü
Ocakları'na mensup faşist saldırganlar Fatsa'dan çekilmek
zorunda kalacaklardı. Belediye Başkanlığı Seçimi; Fatsa, Fatsa Oluyor Fatsa, 1979 yazında CHP'li belediye başkanı Nazmiye Komitoğlu'nun ölümüyle gündeme gelen belediye başkanlığı seçimlerine, böyle bir tablo içinde girdi.
Fatsa halkı,
içlerinden birisinin belediye başkanı olmasını istiyordu. Mevcut
partilere ve olası adaylara karşı güvensizlik had safhadaydı.
Fatsalının yaşadığı sorunlar ortadaydı; sorunlara karşı kimin
duyarlı olduğu ve kimin çözmek istediği ise çok iyi biliniyordu.
Fındıkta sömürüye; yağ, şeker, benzin, mazot gibi temel tüketim
maddelerinin karaborsa satışına karşı mücadelelerinde yanlarında
olan; kendileri gibi yaşayıp, kendileri gibi hisseden; belediye
çalışmalarında adil ve tarafsız olacak birisinin belediye
başkanı olmasını istiyorlardı. Terzi Fikri'nin belediye başkanı olmasına kesin gözüyle bakılıyordu. Karaborsacıların, bezirgânların, tefecilerin ve onların tetikçisi faşistlerin bu sonucu kabullenmesi mümkün müydü? İlk önce, 'vakit kazanmak' isteyen bütün partilerin mutabakatı ile seçim 14 Ekim'e ertelendi. Bu da yetmedi, seçimlerin arifesinde Fikri Sönmez'e suikast düzenlendi. Fikri Sönmez yaralı kurtuldu bu saldırıdan. İlçede kışkırtıcı saldırılar gerçekleştirildi. Amaç belliydi: Seçimleri erteletmek, Fikri Sönmez'in belediye başkanı seçilmesini engellemek. Fikri Sönmez Başkan Seçiliyor
Seçimleri
yaptırmamaya dönük tüm tertipleri boşa çıkarmasını bilen
Fatsalılar, sandık başında giderek sürpriz olmayan bir sonuca
imza attılar. 14 Ekim 1979 tarihinde yapılan seçimde; Fikri
Sönmez 3096 , CHP adayı Zeki Muslu 1133 , AP adayı A. Rıza
Özmaden ise 859 oy aldı.Fikri Sönmez, diğer iki adayın
toplamından daha fazla oy almıştı. Bir önceki seçimler
değerlendirildiğinde, Fikri Sönmez'in, o güne kadar sağ
partilere oy veren vatandaşların da desteğini aldığı görüldü.
Fatsa Belediyesi, halkın yönetimde söz ve karar sahibi olmasını sağlayacak demokratik mekanizmaları oluşturmakla başladı çalışmalarına. Çünkü başarının yolu, halkı, yaşadığı kentin ve yerel yönetimin öznesi yapmaktan geçiyordu. Belediye çalışmalarıyla ilgili olarak program taslağı oluşturulduktan sonra, ilk iş olarak mahallelerde Halk Komiteleri'nin seçimi yapıldı. 7 Mahallesi olan Fatsa, yerleşim ve toplanabilme özelliklerine, gereksinimlerinin kolayca karşılanabilme koşullarına göre 11 birime ayrıldı. Her birim, nüfusuna göre üç ile yedi kişiden oluşan kendi Halk Komitesi' ni seçimle belirleyecekti.
Halk Komiteleri'nin
seçimi, o mahallede oturan ve isteyen kadın erkek herkesin
katılımıyla demokratik bir biçimde gerçekleşiyordu. Komiteye
girmek isteyen kişinin halk içinde çalışarak kendini seçtirecek
oyu alması gerekiyordu. Halk Komiteleri deneyimiyle, Fatsa
ölçeğinde bir doğrudan demokrasi biçimi uygulanıyordu.
Yapılan seçimle
yalnızca belediye başkanı seçilmişti. Belediye Meclisi ise, son
seçime giren partilerin temsilcilerinden oluşuyordu. Kâğıt
üzerinde, Fikri Sönmez'in Belediye Meclisi'nde gücü yoktu. Ama
Fikri Sönmez'i başkanlığa taşıyan halk iradesi, yönetimi çoktan
devralmıştı. Meclis halkın aldığı kararları kabul etmenin,
tartışmanın dışında bir şey yapamıyordu. Doğrudan demokrasi
uygulaması Meclis içinde de taraftar bulmakta gecikmedi. Çamura Son Kampanyası'ndan Karaborsayla Mücadeleye Halk Komiteleri'nin ilk toplantısında Çamura Son Kampanyası'nın açılmasına karar verildi. Daha önce başlatılan kanalizasyon çalışması Fatsa'nın tüm cadde ve sokaklarını çamur deryasına dönüştürmüş, çamur ve çukurlar yüzünden yürümek neredeyse olanaksız hale gelmişti. Belediyenin mevcut olanaklarıyla bu sorunun giderilmesi mümkün değildi. İşin uzmanları bu koşullarda Fatsa'nın çamurdan kurtulmasının 4 ya da 5 yıl süreceğini belirtiyorlardı. Ama Halk Komiteleri eliyle yönetilen Fatsa Belediyesinin, Fatsalıların gözü çok karaydı. Başlatılan kampanya çerçevesinde çevre il ve ilçe belediyelerinden siyasi ayırım gözetmeksizin araç-gereç istendi, çoğu bu talebe olumlu yanıt verdi. Asıl önemlisi, Halk Komiteleri aracılığıyla halkın kazmasıyla, küreğiyle, bileğiyle çalışmaya katılması sağlandı. Tüm Karadeniz'den onlarca insan gönüllü olarak bu çalışmada yer aldı. Çalışanlar, sokaklarda kurulan yer sofralarında yediler yemeklerini; dışardan gelenler Fatsalıların evlerinde konuk edildiler. Adeta bir seferberlik şeklinde yürütülen bu çalışma sonunda 4-5 yılda bitmez denilen çamur, 7 günde temizlendi. Çukurlar kapatıldı, Fatsa çamursuz sokaklara ve sahile açılan geniş caddelere kavuştu. 25 yıldır uygulanmayan nazım planı uygulanmaya başlandı. Kamulaştırılma bedelleri ödendiği halde yıkılamayan binalar yıkılarak, halka ait alanlar genişletildi.
Bu kampanya, Fatsa
Belediyesi'nin sonraki bütün çalışmalarına örnek oldu.
Sorunların halkla birlikte demokratik olarak tespit edilmesi ve
çözümün kolektif çalışmalarla gerçekleştirilmesi ilke haline
geldi. Belediye seçimleri öncesinde başlayan karaborsaya karşı
mücadele, seçimlerden sonra daha aktif ve kararlı bir biçimde
sürdürüldü. Fındık kabuğu, demir, kömür, çimento, margarin,
temizlik maddeleri, sigara, gaz, benzin, mazot, et ve benzeri
temel ihtiyaç maddelerini o günün Türkiye'sinde bulmak mümkün
değildi ya da fahiş fiyatla satılmaktaydı. Fatsa'da ise Halk
Komiteleri eliyle yürütülen çalışmalarla karaborsacıların mal
istifledikleri depolar tespit edilerek açtırılıyor ve ele
geçirilen ürünler, Fatsa Belediyesi Encümen tutanaklarına
geçirildikten sonra, halka gerçek değerleri üzerinden
satılıyordu. Halk Kültür Şenliği
Fatsa Belediyesi
Belediye Meclisi'nin 1980 Şubat'ında karar altına aldığı ve
bütçede ödenek ayırdığı “Fatsa Halk Kültür Şenliği" 8 Nisan
1980'de başladı. Toplumsal ve kültürel yozlaşmaya karşı yeni bir
kültürün yaratılması amacıyla düzenlenen şenliğe, birçok
tanınmış sanatçı, yazar ve aydın katılmıştı. Şenlik aracılığıyla
Fatsa'da kardeşliğin, dayanışmanın, barış ve huzurun hüküm
sürdüğü tüm Türkiye'ye gösterilecekti. Tanınmış şair, yazar, sanatçı, gazeteciler ve bilim adamlarının katıldığı çeşitli söyleşi, panel, seminer gibi etkinlikler düzenlenmişti. Can Yücel, Murat Belge, M. Tali Öngören, Şükran Ketenci, Gülten Akın, Ali İhsan Mıhçı, Yaşar Gören, Doç. Dr. Ünsal Oskay, Asistan Dr. Yazgülü Aldoğan, Adnan Yücel, Arslan Başer Kafaoğlu, Ahmet Abakay katılımcılar arasındaydı. Fatsa Halk Kültür Şenliğinde düzenlenen ilk panelin konusu, 'TV'de Dizi Filmler'di. Özkan Yıldırım yönetimindeki oturuma, Doç. Dr. Ünsal Oskay, Can Yücel, Oğuz Türkyılmaz, As. Tuğrul Eryılmaz ve Yılmaz Dağdeviren konuşmacı olarak katıldılar. 'Basının İşlevi' konulu panelde Arslan Başer Kafaoğlu, Yazgülü Aldoğan, Ahmet Abakay, İbrahim Hitay, Şükran Ketenci konuşmacı olarak yer aldı, oturumu Turhan Salman yönetti. 'Kültür Üzerine' panelinde Can Yücel, Murat Belge ve Ali İhsan Mıhçı söyleşti. 'Halkın Belediyesi Nasıl Olmalı?' konulu tartışmalı toplantıya Belediye Başkanı Fikri Sönmez, Meral Çakmak, Mustafa Ünüvar ve Mimarlar Odası'ndan bir temsilci katıldı. Son yapılan panel 'TRT'nin Haber Politikası' konuluydu. Oğuz Türkyılmaz'ın yönettiği toplantıya Mahmut Tali Öngören, Emil Galip Sandalcı, Esen Ünür ve Nili Tılaber konuşmacı olarak katıldılar. Yazar Şükran Ketenci, şenliği şöyle anlatıyordu: "Can Yücel, Murat Belge, Ali İhsan Mıhçı'nın kültür üzerine tek kelime ile 'entelektüel' düzeyde yaptıkları bir tartışmayı başlarında beyaz tülbent ve köy giysileri ile 40–50 yaşın üstünde kadınların, sakallı hocaların ve hatta bazı çocuklu anne babaların dinleyebileceklerini düşünebilir misiniz? İki saatten fazla süren böyle bir tartışmadan sıkıldığı için zaman zaman ağlayan çocuğa kimsenin müdahale etmediğini ancak sesini çok yükselttiğinde onu susturamayan annenin dışarıya çıkıp yiyecek bir şey aldıktan sonra tekrar dinlemek üzere içeri girdiğini… Halk gecesinde sazla söylenen bir marşa, modern giysili bir ODTÜ öğrencisi ile temiz giyimli başı eşarpla örtülü 50'nin üstünde bir kasaba kadınının yan yana oturdukları yerden eşlik edeceklerini… Dört-beş aylık bir çalışma sonucunda Fatsa Halk Korosu, Çocuk Korosu, Tiyatrosu, sanat harikası yaratmasalar bile büyük kentlerdeki pek çok benzerleri ile yarışabilecek düzeye geldiklerini. Örneğin halk korosunda öğrencilerden, esnaftan, araba tamircisinden, 55 yaşın üstündeki dedeye kadar her kademeden Fatsalının görev aldığını… Büyük kentlerden gelen konukların kahve sohbetlerine belindeki peştamalı çıkarmadan katılan kadınlar olduğunu… Kentlerden gelen konukların Fatsalıların evlerinde ağırlandıklarını, hazırlık yapmasına karşın evine konuk gelmeyen ailenin bunu kendisine hakaret saydığını… Bir şey yemeye ya da ufak bir anı eşyası almaya kalkan yabancılarla satıcılar arasında para alınmak istenmemesi yüzünden tartışma çıktığını… düşünebilir misiniz?" 20 bin kişilik nüfusa sahip Fatsa'da şenliğe katılanların sayısı, çevre illerden ve köylerden gelenlerle 40 bine yaklaşmıştı. Gelen konukların hiçbirisi otellerde kalmıyor, evlerde misafir ediliyordu. Fatsa'nın Yarattığı Olumlu Sonuçlar Fatsa'da gündelik toplumsal yaşam yeni bir içerik kazanıyordu. Sadece yerel yönetim hizmetlerinin demokratik, eşit ve adil bir sunumu değildi Fatsa'da söz konusu olan. Çocuklardan, yaşlılara, kadınlardan erkeklere bütün toplumsal ilişkiler demokratikleştiriliyordu.
Fatsa'da yaşananlara
en çok sevinen kadınlardı. Çünkü bütün bu çalışmalar erkekleri
içkiden, kumardan, kahvehanelerden kurtarıyordu. Bütün kazancını
kumara kaptıran, bu da yetmeyince karısının altınlarını zorla
alan erkekler, artık işinde gücünde, çalışan düzenli bir yaşam
sürdüren, karısını dövmeyen insanlara dönüşmeye başlamışlardı.
Fatsa'da yeni bir
yaşam filizleniyordu. Fatsa bir "saray" değil bir "inşaat"tı.
Başka deyişle Fatsa halkı kendi sarayını inşa ediyordu belki de,
kim bilir? Bir "cennet" değildi elbet ancak ekonomik ve siyasal
krizin, iç savaşın, faşist cinayetlerin sarıp sarmaladığı bir
Türkiye'de Fatsa, başka türlü bir yaşamın mümkün olabileceğini
gösteriyordu. Fatsa "umudu" temsil ediyordu. Bu umut,
Türkiye'deki hakim sınıflar ve faşist terör odaklarının asla
katlanamayacakları bir durumdu. Türkiye'nin sembolüydü Fatsa. Egemen çevrelerin asla kabul edemeyeceği bu seçeneği ancak bir askeri diktatörlük rejimi tasfiye edebilirdi. Böyle de oldu. Önce Süleyman Demirel'in 3. MC Hükümeti'nin Reşat Akkaya eliyle yürüttüğü kirli savaş son verdi, Fatsa'daki barış ve kardeşlik dolu günlere... Ardından 12 Eylül faşist yönetimi, neredeyse tüm Fatsalıları içeri tıkıp, işkenceden geçirme pahasına, farklı bir yaşam umudu haline gelen Fatsa'yı ortadan kaldırdı. Devlet Fatsa'yı Ezmeye Karar Veriyor: Reşat Akkaya Vali Oluyor Fatsa'daki devrimci belediye deneyimi, başta MHP'nin resmi ya da yarı-resmi yayın organları durumundaki Hergün, Ortadoğu, Tercüman gibi faşist ve sağ yazında beylik deyimlerle, “Komünist Kurtarılmış Bölge”, “Küçük Moskova” ifadeleri içinde sürekli gündemde tutuluyordu. 1979 yılından sonra Fatsa'da kaymakam olarak görev yapan Teoman Ünasan ve Aslan Gündüz, bu koşullanmayla büyük kişisel güvenlik önlemleri aldırarak Fatsa'ya geldikten sonra, "halkın huzursuz olmasını gerektiren bir duruma şahit olmadıklarına" ilişkin demeçler vermişlerdi. Fatsa'yı bir anti-komünist efsaneye dönüştürme amaçlı kampanya, MC tabanlı Demirel hükümetinin oluşumundan sonra adeta resmilik kazanacaktı. Fatsa Belediyesine ekonomik boykot uygulanacak, benzin, mazot vb. gibi ihtiyaçlarını kamu kuruluşlarından karşılamak için Samsun'a giden belediye görevlilerine satış yapılmayacaktı. Ordu Valisi Hikmet Gülsen'in talimatıyla 24 Ocak ve 8 Mart'ta Fatsa'ya operasyon yapılacak, evler basılacak, özellikle belediye, soruşturma konusu olabilecek bir şeyler bulabilmek için didik didik aranacaktı. 20 Nisan'da yeterince "etkili" olmadığı düşünülen Hikmet Gülsen'in yerine Ordu Valiliğine atanan Reşat Akaya, partizanlık bakımından Cumhuriyet tarihinde görülmemiş ölçüde fütursuz, MHP Başkanı Alpaslan Türkeş'le "başbuğum" hitabıyla yazışan has ve militan bir partiliydi. Reşat Akkaya'nın Ordu Valiliğine atanması anlamlıydı. Reşat Akkaya Ankara Emniyet Müdürlüğü görevini sürdürürken, 1979 yılındaki Mamak belediye otobüsünün taranmasından sonra, eylemi "milliyetçilerin değil kızıl komünistlerin" yaptığı yolundaki açıklaması nedeniyle, "saldırganların sağ görüşlüler olduğu"nu açıklama ihtiyacı duyan Ankara sıkıyönetim Komutanı Nihat Özer'in başvurusuyla görevinden alınmıştı. Reşat Akkaya, "kendi çalışabileceğim kadroyu oluşturduktan sonra devletin gücünü göstereceğim" beyanatıyla Ordu Valiliği görevine başladı. Birlikte çalışacağı kadroyu, MHP'li ve ülkücü çevrelerden devşirdi. Amasya'da bir devrimci genci öldürdüğü bilinen Zeynel Abidin Aksoy Emniyet Müdürlüğüne, Ordu Ülkü Ocakları Derneği kurucularından Celal Şahin Milli Eğitim Müdürlüğüne getirildi. Ordu ve ilçelerinin havası yavaş yavaş dağılıyor, faşist terörün ayak sesleri duyuluyordu. Reşat Akkaya, her icraatıyla MHP'nin Valisi olduğunu gösteriyordu. Samsun, Ordu ve Ünye'de Fatsalılara yönelik saldırılar yoğunlaştı. Fatsa'nın birkaç kilometre batısındaki Ünye, Valilik ve Emniyet Müdürünün desteğiyle faşist saldırıların üssü haline getirildi. Ordu nun diğer ilçeleri Aybastı, Gölköy, Gürgentepe, Korgan ve Kumru'da içlerinde firari katillerin de yer aldığı faşist çeteler eliyle, cinayet ve katliamlar tertiplenmeye başlandı.
1977 başı ve 20
Nisan 1980 arasında Fatsa ve Ünye çevresinde toplam 34 kişi
siyasal saldırı ve çatışmalarda ölmüştü. Reşat Akkaya'nın vali
olarak atandığı 20 Nisan'dan 12 Eylül'e kadar geçen sürede, bu
rakam 130'a çıkacaktı. 12 Eylül Fatsa'ya Nokta Operasyonu İle Geldi
Yaz aylarında
Erzincan, Bolu, Samsun, Trabzon'dan seyyar jandarma komando
birlikleri ve polis kuvvetleri bölgeye getirildi. Çevre
kasabalarda düzenlenen "fındıkta sömürüye son" mitingleri
araziyi tanımaları amacıyla güvenlik güçlerine izlettirildi. Çorum olaylarının hemen arkasından Demirel'in "Çorum'u bırakın Fatsa'ya bakın!" deyişinin ne ifade ettiği ise kısa sürede anlaşılacaktı. Elbette Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı boşa konuşmazdı. Gerçekten de kamuoyu Fatsa'ya bakmaya başlayacaktı. Çorum'u bile ikinci planda bırakarak "komünizm tehlikesi"ni öne çıkartacak bir "sol terör" olayı gerekliydi. Bunun için en uygun yer Fatsa'ydı. Nokta Operasyonu başlamadan günler öncesinde sağ basında "Fatsa'ya gelenlerden pasaport sorulduğu" haberleri gazetelerde boy göstermeye başladı. 9 Temmuz günü, böylesi olaylarda daima devletin istihbarat kaynaklarıyla iletişim içinde olan Hürriyet Gazetesi "Fatsa'da Nokta Operasyonu" manşetini attı. Hürriyet iki gün önceden operasyondan haberdardı. Habere göre; görevle Fatsa'ya giden iki astsubay Devrimci Yol militanları tarafından esir alınmıştı. Sonradan, astsubayların iki genelev kadınıyla eğlenmeye gittiği için ortadan kaybolduğu anlaşılacaktı! Fakat Hürriyet'teki "çok sayıda silahlı kişinin barikatlarda nöbet tuttuğu", "Başkan Fikri Sönmez'in 'onlarca ölü vermeden Fatsa'ya girilemeyeceğini' söylediği" gibi gerçek olmayan haberlerle olay sürekli büyütülürken, Fatsa mekanize askeri birliklerce kuşatıldı. Operasyon başladığı zaman Fatsa, Türkiye'deki iç savaş ortamından uzak, barış ve dayanışmayı soluyan ender yerlerdendi. Demirel "Çamaş'ta Jandarma başçavuşunu şehit ettiler" derken Fatsa AP ilçe başkanı "Çamaş'taki olayları faşistler çıkarmıştır" diyordu. AP Fatsa İlçe Başkanının "Bizim ilçemizde kan yok, ateş yok, barut yok", CHP Fatsa İlçe Başkanının "Fatsa'da komünist işgali yoktur, halk vardır, asker ilçeye gelebilir, arama tarama yapabilir.", MSP Fatsa İlçe Başkanının "Değişik görüşlerle her zaman biraradayız, ilçede zorlama yok, tazyik yok." biçimindeki sözleri de gazetelerde haber olarak yer alıyordu.
Reşat Akkaya'nın
Vali olmasından sonra olayların hızla tırmanışından kaygılanan
CHP Milletvekilleri Temel Ateş ve Ertuğrul Günay, yaptıkları
basın toplantısında "Sükunet içinde olan Ordu'da Vali Reşat
Akkaya ve Emniyet Müdürü Zeynel Abidin Aksoy'un MHP'den
aldıkları talimat gereği hareket ettiklerinden huzurun
bozulduğunu, Ordu'nun ilçeleriyle birlikte yaşanamaz hale
geldiğini, bunun da müsebbiplerinin Vali ve Emniyet Müdürü
olduğunu" söylüyorlardı. Operasyonda görevli bir yüzbaşının bu uygulamadan rahatsız olarak yüzlerini açtırdığı bazı maskelilerin, cinayet suçuyla aranan faşistler olduğu anlaşılacak ve bunların deşifre olan dördü operasyon sırasında tutuklanacaktı. Faşist militanların, yüzlerce asker ve polisin kasabada kol gezdiği Nokta Operasyonu sırasında Fatsa merkezinde 8 kişi öldürüldü, devrimcilerin yanında yer alan esnafın dükkânları tahrip edildi. Maskeli faşistlerle ilgili bir soruya Başbakan Süleyman Demirel'in "Adam yüzünü kapamış, ben hükümetin başbakanı olarak ne diyeyim? Ayıp etmiş, sonra açmış, meğer ayıplıymış." şeklinde trajikomik yanıtı, kendisinin pişkinliğini gösteriyordu. Bir başka tuhaflık ise, Fatsa'da savcının bile haberinin olmadığı operasyondan Amerika Birleşik Devletler Elçiliği'nin haberdar olmasıydı. 12 Temmuz 1980 tarihli Milliyet Gazetesi'nde bu durum şöyle açıklanıyordu: "Fatsa'ya 20 km uzaklıkta olan Ünye ilçesindeki emniyet görevlilerinin operasyondan haberi olmamasına karşın, Ankara'da bir gazetecinin, operasyon yapılacağını bir elçilikten ve 12 saat öncesinden öğrendiği belirlenmiştir." Nokta Operasyonu'nun ikinci günü Kaymakam Aslan Gündüz, Vali Reşat Akkaya tarafından görevinden alınıyordu. Fatsa Cumhuriyet Savcısı da Nokta Operasyonu sırasında görevinden ayrılmak zorunda bırakılıyordu. Olay basına da yansımıştı. Savcı, emniyet güçleri tarafından tehdit edildiğini söylüyordu. Fatsa Savcısı Cevat Erdemir, ilçeden ayrılmadan önce 28.07.1980 tarihinde Fatsa Kaymakamlığı'na, Ünye Savcılığı'na, Ordu Valiliği'ne, Jandarma Birlik Komutanı'na yazdığı yazılarda, Fatsa'daki olayların gerçek yüzünü anlatıyordu. Nokta Operasyonu sonrasında, Fatsa'da, Hergün Basın Bürosu adı altında saldırı üssü olarak kullanılan büro açılacak, Halkevi ve TÖB-DER yağmalanacak, CHP ilçe binası tahrip edilecekti. Bu günlerde dövülen, işyeri kurşunlanan, bombalanan, yağmalanan insanlar şikâyetlerini iletecek merci bile bulamıyordu. Israrcı olanlar ise işkence tehdidiyle şikâyetinden vazgeçiyordu. Çok sayıda Fatsalı sivil faşistlerin saldırısından, polis ve resmi güçlerin baskısından kurtulmak için ilçe merkezindeki evini terk edip köyüne yerleşiyor ya da büyük şehirlere göçmek zorunda kalıyordu. "Fatsa'yı vatan topraklarına katma" adı altında yürütülen bu operasyonda halka kan kusturulmuştu. Arama bahanesiyle evlere giren MHP'li militanlar, halkın parasına, kıymetli eşyasına el koyuyor, kadınlara tacizde bulunuyordu. Birçok tecavüz olayları yaşandı bu günlerde ama, bir tanesi bile adli mercilere intikal ettirilmedi! Nokta Operasyonu yalnızca Fatsa ile sınırlı kalmadı. Ordu'nun diğer ilçe, kasaba ve köylerinde de benzeri uygulamalar görüldü. Bu dönemde onlarca köy ve kasabaya karakollar kuruldu. Binlerce insan işkence ve dayaktan geçirildi. Operasyon Sonrası Gelişmeler ve Tepkiler
Resmi ve sivil
faşist güçler tarafından gerçekleştirilen operasyonun tek amacı
Fatsa halkından intikam almaktı. Bunun nedeni ise Fatsa'nın,
yoksulluğa, yolsuzluğa, sömürüye, faşist cinayetlere bulanmış
bir Türkiye' de paylaşmayı, dayanışmayı, barış ve huzuru temsil
ediyor olmasıydı. Fatsa'da halkın seçtiği Belediye Başkanı Fikri Sönmez'in mahkemece tutuklanmasından ve İçişleri Bakanlığı kararıyla görevinden alınmasından sonra, Başkan Vekilliğine CHP'li Selahattin Külçeci atanmış, ancak daha sonra bu görevinden istifa etmişti. Aynı göreve daha sonra atanan AP'li Hikmet Altıntaş da görevi kabul etmeyerek istifa ettiğini bildirmişti. Belediye başkanlığına atanan üçüncü kişi olan Ferudun Karamolla da çok geçmeden istifa edecekti. Nokta Operasyonu faşist güçler ve onların başta Nazlı Ilıcak, Ahmet Kabaklı gibi basındaki kalemleri tarafından zaferle karşılanırken, Türkiye'nin aydınlarınca kınanıyordu. Devrimciler ülke çapında operasyonu protesto eden eylemler düzenliyor, Ordu valisinin ve emniyet güçlerinin ilçede yarattığı baskıyı afişe ediyorlardı. Ecevit bile "Fatsa'da iktidarın maskesi inmiş ve bu maskenin altından faşizm çirkin yüzüyle açığa çıkmıştır" diye açıklama yapıyordu. Ordu Belediye Başkanı Kazım Türkmen "Reşat Akkaya burada kaldıkça olaylar önlenemez" derken, üçüncü "nokta" olarak düşünülen Gölköy'ün MSP'li ilçe başkanı "Ordu'da yapılacak en iyi operasyon Valinin görevden alınmasıdır" diyordu. 12 Eylül'ün Gelişi 12 Eylül öncesinde, Türkiye'de bir askeri müdahalenin gerekli olduğu görüşü giderek daha fazla öne çıkarılmaya, daha geniş kesimlerce kabul edilir hale getirilmeye çalışılıyordu. Büyük sermaye kesimleri, işverenler, tavırlarını açıkça askeri yönetimden yana koyuyordu. Geniş halk kesimleri ise, tam anlamıyla terörize edilmiş, can derdine düşürülmüş, ne pahasına olursa olsun can güvenliğinin sağlanabileceği herhangi bir çözüme razı hale gelmişti.
Kontr-gerilla
teorileri uyarınca, sürüp giden faşist terör kampanyaları,
katliamlar ve toplumun her yanını saran şiddet nedeniyle, "huzur
bir ana dava haline getirilmişti." Bu durumda ordunun yönetime
el koyması, "huzurun sağlanması" toplumun içine sürüklendiği
bunalımdan çıkabilmesi için en yakın çözüm yolu olarak
görülüyordu. 12 Eylülle birlikte baskı ve işkence, resmi devlet siyaseti haline geldi. Darbeyi izleyen dönemde, binlerce insan işkenceye maruz kaldı. Fatsa'da Nokta Operasyonu ile başlayan işkence ve zulümler, 12 Eylül'den sonra da aynen devam etti. Ordu Valisi Reşat Akkaya, 12 Eylül'den bir süre sonra, halk arasında çok olumsuz bir imaja sahip olduğu için görevden alınmak zorunda kalındı. 12 Eylül'den önce Fatsa'ya getirilen "Güvenlik Güçleri" 12 Eylül'den sonra da baskı ve işkencelerine devam ediyorlardı. Köylere kurulan karakollarda halk işkenceden geçiriliyordu. Bu işkencelerden çocuklar bile kurtulamıyordu. Köy okulları, komando birliklerinin karakolları olduğundan, okullarda eğitim de yapılamıyordu. Reşat Akkaya'nın görevden alınmasıyla Sıkıyönetim komutanlığına atanan Tuğgeneral Eşref Bitlis komutasındaki Bolu Komando Tugayı, köylülere yapılan baskıları en üst noktaya çıkardı. Köylerdeki okulları, hatta camileri bile işkencehane haline getirdiler. Köylüler, bugün Güneydoğu Bölgesindekine benzer şekilde "Koruculuk" yapmaya zorlandılar. Bu arada yakalanan devrimciler aleyhine tanıklık yapması için halka baskılar yapılıyor ve yalan yanlış ifadeler zorla imza-lattırılıyordu. Mahkeme tutanaklarında bu tür zorlamalarla imza atan, yanlış ifade vermek zorunda bırakılan kamu tanığı sayısı oldukça kabarıktır. 12 Eylül, hukukun, hak ve özgürlüklerin askıya alındığı, işkencenin, yalanın, itirafçılığın hüküm sürdüğü bir dönemdi, Türkiye tarihinde. 30 Ekim 1980 tarihinde Fatsa-Çullu Tepesinde Sadi Ekiz isimli devrimci, halkın gözleri önünde polisler tarafından kurşuna dizilmişti. Fatsa'da işkencede öldürülenlerden biri de Şerafettin Tırıç'tı. Şerafettin Tırıç, daha önce katledilen Şehittin Tırıç'ın kardeşi olduğu için işkenceye alınmış ve canlı olarak gittiği karakoldan ancak cenazesi çıkmıştı. Fatsa ve çevresinde yapılan operasyonlara, sivil faşistler maskeli muhbir olarak katılıyor, gözaltına alınan insanlara işkence yapıyorlardı. Polis ya da jandarmada yapılan hazırlık soruşturmalarında sivil faşistler, sorgulamalarda bulunuyor ve yapılan sorgulamaları yönetiyorlardı. Fatsa Devrimci Yol Davası sanıkları o kadar yoğun bir işkenceden geçirildi ki, aradan yıllar geçmesine karşın, 1983 yılında Amasya Askeri Hastanesi tarafından, işkence izi bulunan 69 kişiye rapor verilecekti. Yargılamalar Fatsa Devrimci Yol Davası İddianamesi'ni hazırlayan Askeri Savcı Binbaşı Halit Cengiz, 12 Eylül rejiminin yargılama anlayışının tipik bir portresiydi. 300'ü aşkın işkence davasında, "polis ve askerlerin bu eylemleri sırasında devletten yana tavır aldıkları" gerekçesiyle kovuşturmaya gerek olmadığı kararı veren Cengiz, Fatsa'nın Çullu tepesinde Sadi Ekiz'in polislerce kurşuna dizilmesi olayını da örtbas etmişti. Halit Cengiz 32 ayrı olayda milyonlarca lira rüşvet almakla suçlanarak 29 yıl hapis cezası alacaktı. Ne yazık ki hiç tutuklanmayan Halit Cengiz hala yakalanmamış ve yaptıkları, aldığı rüşvetlerle birlikte yanına kar kalmıştır. Fatsa yargılamalarının bir başka dikkat çeken tarafı ise, ''itirafçılık'' uygulamasının bizzat emniyet güçleri eliyle gerçekleştirilmesi oldu. Sanıklar baskıyla, işkenceyle itirafçı olmaya zorlandı. Fatsa'yı köklerinden ayırmak için insanlar arasındaki güven ilişkisi ortadan kaldırılmalıydı; itirafçılıkla bu yapılmaya çalışıldı. İtirafçılık olayı cezaevinde herkesi çok üzmüştü ama en çok Fikri Sönmez'i etkilemişti. 60'lı yıllardan bu yana yeşertilmek istenen güzel bir dalın kendi yetiştirdiği bazı yol arkadaşları tarafından kırılmaya çalışılması ona çok dokunmuştu. Cezaevi koşullarında bozulan sağlığı bu acıyı kaldıramadı. 05 Mayıs 1985 gecesi Amasya Cezaevi'nde kalbi durdu. Şair Gülten Akın, Fikri Sönmez'i bu satırlarla ölümsüzleştirdi:
Mapusta ölen bir
O Nisan
Cennetti
Terzinin hasıydı
bizi teyelleyen "İstese dağları eritecek" Fikri Sönmez'e, hasımları bile saygı duyuyordu. Tefeci tüccarlar, davaya aleyhte tanıklık yapmak için çağrılanlar bile, mahkeme heyetinden önce Fikri Sönmez'i selamlıyordu, ceketlerinin önünü ilikleyerek. Fatsa Devrimci Yol davası 851 sanıklı dava olarak kayıtlara geçti. Karar aşamasına kadar 15 sanık yaşamını yitirdi. Zaman aşımı nedeniyle 169 sanığın davası düştü. 444 sanık hakkında beraat, 8 sanık hakkında idam, 14 sanık hakkında müebbet hapis kararı verilirken; 30 sanık hakkında 20 yıl, 36 sanık hakkında 10 ile 18 yıl arası, diğer sanıklara da 1 ile 10 yıl arası ceza verildi. Böylece, Nokta Operasyonu ile başlatılıp 12 Eylülcüler eliyle devam ettirilen, umudun sembolü Fatsa'yı yoketme şehveti; işkenceler, hapisler, öldürmeler, işsiz-aşsız bırakmalar, yerinden yurdundan sürmeler pahasına amacına ulaştı. Fatsa adeta, insanların ağzına almaktan çekindikleri bir sözcük haline getirilerek, umuda tekrar yüzünü dönmemesi için belleklerden silinmeye çalışıldı. Son söz Yerine Henüz son söz söylenmedi Küçük ve şirin bir Karadeniz kasabasıdır Fatsa. Halkı yoksuldur; haksızlığa, adaletsizliğe ve sömürüye karşı çıkmıştır hep. Fındık'ta ve tütünde, Karadeniz köylüsünün başkaldırısının sembolü olmuştur Fatsa. 1969 yılında Türkiye'nin ilk uzun köylü yürüyüşünü onlar yapmış ve yollarını açacak dozeri almışlardır valilikten. 30Mart1972'de Niksar'ın Kızıldere köyünde öldürülen devrimciler onların hem evladı hem de konuklarıdır. 70'li yılların başında Ülkü Ocaklı faşist saldırganların Fatsa'yı ele geçirmeye yönelik girişimleri halkın tepkisini çekmiş ve Fatsalılar korkuya teslim olmamıştır.Bu yüzden daha da güzelleşmiştir Fatsa. Bu güzellik 1979 yerel seçimlerine yansımış, yalnızca sandıktan değil, Fatsalıların kalbinden de kendi adayları Fikri Sönmez çıkmıştır. Fikri Sönmez Fatsalıdır, terzidir, emekçidir. Fikri Sönmez'i belediye başkanlığına taşıyan halk komiteleri mahalle komiteleri haline dönüşmüş ve bu komiteler kasabayı yönetmeye başlamıştır. Kendi yaşamını ve geleceğini kendi eline almıştır artık Fatsalı. Kendi yapıp, kendi yemiştir. Siyasetin dışında tutulan, seçimden seçime oy istenen, yönetilen olmaktan başka şans tanınmayan insanlar "kara talihlerini" değiştirmeye başlamış; sözün, yetkinin ve kararın kendi ellerinde olduğu bir tarihi yazmaya koyulmuşlardır. Böylece Fatsa, Türkiye'de ilk yerel demokrasi örneği olarak tarihteki yerini almıştır. Yönetimin gerçek anlamda yaygınlaştığı, yerelleştiği bir uygulama gerçekleştirilmiştir. Sosyalizm denen ütopyanın küçük bir örneğidir Fatsa'da hayata geçirilen. Türkiye topraklarındaki ilk ve tek örnektir. Bu nedenle unutulmamayı en çok, Fatsa hak etmektedir. Çamurun yok edildiği, yolsuzluğun, iltimasın, rüşvetin, karaborsanın, tefeciliğin ortadan kaldırıldığı, mafya ilişkilerinin tasfiye edildiği, dargın ailelerin barıştığı, kan davalarının görülmediği, kadınların ezilmişlikten kurtulduğu, çocukların kendisini daha özgür hissettiği bir hayat yaratılmış ve bunu bizzat Fatsalı'nın kendisi başarmıştır. Bütün bir ülke kan gölüne çevrilmişken, Fatsa, tek bir silahın atılmadığı, kimsenin burnunun kanamadığı bir kent haline gelmiştir. Fatsa bu nedenlerle rahatsız etmiştir egemenleri. Fatsa'nın kendi sınırlarını aşarak tüm ülkeye örnek olması istenmemiştir. Fatsa'ya dönük operasyon-ların, katliamların, karalama kampanyalarının nedeni budur. Yüzleri maskeli Ülkü Ocaklı ve MHP'li muhbirlerin devletin güvenlik güçlerinin yanında evleri, insanları göstererek yer aldıkları "Nokta Operasyonu" bu nedenle düzenlenmiştir. Binlerce Fatsalının işkenceden geçirilmesinin, yargılanmasının, yıllarca cezaevinde tutulmasının nedeni bir başka yaşamın olabileceğine inanan ve bunu hayata geçirenlerin cezalandırılmasından başka bir şey değildir. Üretenlerin yöneten de olabileceğinin, halkın kendi iradesiyle eşit ve özgür bir dünya yaratabileceğinin en güzel örneklerinden olan Fatsa deneyimi, her şeye karşın sıcaklığını korumaktadır. Halkı doğrudan yönetime katmayı hedefleyen tüm yerel yönetim projelerinin önemli bir esin kaynağıdır hala Fatsa. Fatsa'yla ilgili son söz, henüz söylenmemiştir. O sözü Fatsa' yı da aşan ve başka Fatsaları yaratacak olanlar söyleyecek-tir. Bu umudun hiçbir zaman tükenmemesi dileğiyle...
01- Kemal KARA 1977 02- İsa AYDEMİR 1979 03- Tevrat GÜLER l979 04- Hasan CESUR 1979 05- Remzi AKSAKAL 1979 06- Erdem ERKOÇ 1980 07- Cemal IŞIK 1980 08- Cumali ELİAÇIK 1980 09- Selahattin KAMEK 1980 10- Şehittin TIRIÇ 1980 11- İhsan ÖNAL 1980 12- Özgüç TUNCAY 1980 13- Kemal ÖZDEMİR 1980 14- Ayşe MAKAR 1980 15- Alaattin BÖLÜKBAŞ 1980 16- Tevfik KARATAŞ 1980 17- Cemal BAŞ 1980 18- Sadi EKİZ 1980 (Gözaltındayken Kurşuna Dizildi.) 19- İlhami YILDIZ 1980 20- Hicabi YILDIZ 1980 21- Baki ATA 1980 22- Muammer YAVUZ 1980 23- Sait ALEP 1980 24- Hüsnü KISBET 1980 25- Gürsel ÇAVUŞLU 1980 26- Ergül DİNÇ 1980 27- Orhan ASLAN 1980 28- Ahmet GÜRLER 1980 29- Ahmet SAKİN 1980 30- Ayhan ESKİCİ 1980 31- Sebahattin DEMİR 1980 32- Ekrem ERCAN 1980 33- Kaya ÇELİK 1980 34- Mehmet İŞÇİMEN 1980 35- Feridun AYDINLl 1980 36- Mehmet KURU 1980 37- Ziya GÜNER 1980 (Sorgudan Sonra) 38- Mahmut ÖZCAN 1982 (Amasya Cezaevinde öldü) 39- Mehmet DURMAZ 1982 (Amasya Cezaevinde öldü) 40- Muammer BABUÇOĞLU 1982 (Efirli Cezaevinde öldü) 41- İlhan DURMUŞ 1983 42- Cavit KAYA 1983 43- Habil İRGÜL 1984 44- İbrahim LEVENT 1984 45- Necmi KARAGÜLLE 1984 46- Kadir AKSOY 1984 47- Ahmet PEHLİVAN 1984 48- Ayhan GÖKVELİOĞLU 1984 49- Fikri SÖNMEZ 1985 (Amasya Cezaevinde öldü) 50- Kenan ÖZCAN 1985 (Amasya Cezaevinde öldü). |
|
| Açılım Filmcilik Araştırma Belgeleme Filmcilik Limited Şirketi Ataç-2 Sokak 68/5 Kızılay-Ankara Tel: 0312 434 26 51-52 - Faks: 0312 434 26 32 | |
| info@ozguracilim.web.tr | |